Rumca, Yunan coğrafyasında en son yapılan arkeolojik kazı çalışmalarında elde edilen buluntu ve kalıntılara göre, yaklaşık altı bin yıl öncesine kadar konuşulduğu saptanmıştır.
Bu dilin, bilimsel çevrelerin kullandığı, kullananları tarafından da bilindiği üzere asıl adı Elinika, Türkçede kullanılan haliyle ise Helence’dir.

 

Helence, Helenistik çağdan (MÖ. 323 – MÖ. 146 veya bazılarının görüşüne göre MÖ. 30) çok daha önceleri Anadolu coğrafyasında da yoğun kitleler tarafından konuşulmuş olup, Pontos krallığı (MÖ. 280 – MÖ 63), Trabzon Rum İmparatorluğu (MS. 1204-1461) ve genelde bütün Doğu Roma (Bizans MS. 395 – MS. 1461)’da resmi dil olarak da kullanılmıştır.
 

Oldukça zengin ve mükemmel bir bilimsel yeterliliğe sahip olan, Batı dillerinin anası olarak da bilinen bu dilde, bütün insanlığa mal olmuş sayısız bilimsel ve edebi eserler yazılmıştır. Coğrafyamızda olduğu gibi, bütün Batı’da ‘klasik kitap’ denildiğinde, önce bu dilde yazılan klasikler akla gelir. Kısaca Helence, Sokrates, Platon, Heredot,[1] Ksenofon,[2] Homeros,[3] Aristoteles, Aristofanes, Karadenizli Diyojen, Strabon, Visarion, vb. gibi bilim adamı, filozof, tarihçi, şair, edebiyatçı, coğrafyacı, vb. gibilerin kullandığı dildir.
 

Bu dil, her ne kadar Osmanlı ile birlikte resmi dil olmaktan çıkarılmışsa da, Osmanlı döneminde bu dilde yazılmış sayısız eser bulunmaktadır. Osmanlı tarihçilerinden birisi olan Kritovulos dahi, eserini bu dilde yazmıştır.[4]
 


Romeyika veya Rumca adı nereden geliyor

Aslında Rumca, kelime anlamı itibarıyla ‘Roma dili’ anlamına gelmektedir. Bu nedenle, yanlış bir isimlendirmedir. Çünkü ‘Roma dili’ diye bir dil yoktur. Rumca, Roma İmparatorluğu döneminde, Hıristiyanlığın tamamen yayılıp resmi din olmaya başladığı andan itibaren, Helen ve Helence sözcükleri Paganizm'i çağrıştırdıkları için zamanla terkedilerek, kullanılmaya başlanan bir isimdir. Ancak Helence isminin Romeyika’ya dönüşme süreci kolay olmamıştır. Roma İmparatorluğu döneminde çıkan çeşitli savaşlar, izlenen yanlış sosyal, siyasal ve ekonomik politikalar yüzünden, Roma halkı içerisinde farklı sınıf katmanları ortaya çıkmıştı. Bu sınıflar; “toprak ağaları, yöneticiler, zengin tüccar ve tefeciler, fakirleşmiş Roma halkı ve köle durumunda olanlar” gibiydi.[5]  İyice fakirleşmiş ve çaresiz kalmış halk ve köleler arasında, Hıristiyanlık hızla yayılmaya başlamıştı. Çünkü Hıristiyanlık, fakir ile zenginin, köle ile efendisinin ve farklı etnik unsurların aralarında eşitliğini savunuyordu. Ayrıca, Hıristiyanlığın ibadet biçimi, çok tanrılı (on iki tanrı) dinin (paganizm) ibadet biçiminden çok daha kolaydı. Bunun yanı sıra, Hıristiyan misyonerler, bu dine geçen zayıf insanlara devletin uzatmadığı eli uzatıyor, yayılabilmek adına sorunlarını paylaşma yoluna gidiyordu. Ayrıca Hıristiyanlık, ilk yayılmaya başladığı dönemlerde, Roma yönetimi tarafından baskıya maruz kalmış, Hıristiyanlar ile Roma yönetimi uzun süre karşı karşıya gelmişti. Bu durum, bir şekilde kendilerini Roma işgali altında hisseden, henüz Helen kültürel kimliğini kaybetmemiş, ağırlıklı olarak Anadolu ve Yunan coğrafyasında yaşayan Helen toplumunun bu yeni dine geçişini hızlandırdı. Daha sonra yüzlerce yıl süren misyonerlik faaliyetleri sonucunda Hıristiyanlık, Roma’da en büyük din haline geldi. Sonuçta Hıristiyanlık, Roma İmparatoru Konstantin zamanında resmi din olarak kabul edilir. Bu süreçten sonra Hıristiyanlar, o zamana kadar henüz Hıristiyan olmamış ve henüz paganizme inanmaya devam eden Helenler üzerinde baskı kurmaya başlarlar. Bu baskı zamanla yerini tahribe, talana, yağmaya, işkenceye ve katliama bırakır. O zamana kadar üretilmiş ve Helenizm ile Paganizm’i andıran veya hatırlatan bütün sanat eserlerini tahrip etmeye başlarlar. Helenizm’in en büyük kütüphanelerini ateşe verirler. Özellikle Anadolu’da Helenizm’e ait taş üstünde taş, Helenlere de yapmadık işkenceler bırakmazlar. Böylece, Hıristiyanlığın fanatizmi vahşete dönüşmüş olur.


Romalıların ve Hıristiyanlığın yapmış olduğu tahribat ve katliamdan birkaç örnek:
– “Hükümdarlığın dışında, en iyi sporcu, en iyi şair, vb. her şeyde en üstün olduğunu ispatlamaya çalışan Neron, kendisinden önce birinci olmuş kişilere ait heykelleri yıktırıyordu. Suitonios’un da dediği gibi; bazen heykellerin yüzlerini değiştiriyor, kopya ediyor, tarih sayfalarından istemedikleri bölümü kaldırıyor, tarihi kendilerine göre değiştiriyorlardı. August, sistematik bir şekilde tarih kitaplarını tahrip ediyordu.”

– “Ateist olarak anılan Milios’lu Diağoras, bir defasında Herkül’e ait ahşap bir heykeli ateşe attıktan sonra, “şimdi gel 13. maçını yap ve şu kazanımdaki suyu kaynat” demiştir.”

– “Hıristiyanlığın ilk yıllarında, Vandalizm’in bir başka türü de, yazılı belgeleri yok etmekti. Karşıt bütün yayınlar ateşe atılıp, yazarları da öldürülüyordu.”

– “Yunanistan’da heykeller yıkılıyor, kutsal yerler yok oluyor, sanat eserleri kül oluyor. Elefsina’da pagan din adamları öldürülüyor, Korinthos, Sparti ve Olimpia’da, yıkılan eski tapınakların üzerine kilise inşa ediliyor.”

– “Bir defasında, henüz kendisini Helen olarak tanımlayan, bilgisiyle ün salmış filozof ve aynı zamanda matematikçi bir bayanın evine saldırırlar. Bayanı evinden dışarı çıkarıp üstünü başını yolarlar. Çırılçıplak bir şekilde yollarda sürükledikten sonra, cesedini götürüp ateşe atarlar.” [6]

Hıristiyanlığın bir ara yumuşayan bu vahşeti, Yustinianos (Justinian) döneminde yeniden alevlenerek, Helenizm’in sonu tamamen getirilir. Böylece, Hıristiyanlığın vahşeti ile başlayan sürecin sonunda, artık ne Helen kalır nede Helence adı.
Artık hiç kimse Helen değildir ve Helence de konuşmuyordur. Herkes Helence konuşmasına ve İncil’in de bu dilde yazılmasına rağmen, Rum’dur ve Rumca konuşuyordur. Böyle bir vahşet dönemini yaşayan Helence, Romeika adı altında hayatını sürdürmeye başlar ve bugüne kadar Anadolu’da devam eder. Ancak, Osmanlıdan ayrıldıktan sonra kurulan Yunanistan, bu dilin orijinal adını kullanmaya başlamıştır. Yunanistan’da bugün bu dil, “Elinika”, yani Helence olarak bilinir.
İşte Helencenin Rumcaya, Elinika’nın Romeyika’ya dönüşünün acı hikâyesi kısaca budur.


 

Rumca veya asıl adı Helence nerelerde konuşulur

Rumca veya Helencenin resmi dil olarak kullanıldığı ülkeler, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Cumhuriyeti’dir. Bunların dışında, Karadeniz dâhil, Anadolu’nun birçok yerinde, bu dil halen yer yer bilinmekte ve anadili olarak güncel konuşulmaktadır. Ayrıca, geriye kalan Rumlar ve Türkiye’den göç ettirilen bir kısım Trabzonlular tarafından da Kuzey Kıbrıs’ta (Davlos/Magosa, vb. gibi bir iki köyde) konuşulmaktadır.


Anadolu’da ise genel olarak Trabzon, İstanbul, Bayburt, Erzincan, Sakarya, Antalya, Bozcaada, Gökçeada, İzmit, Balıkesir, Bursa, İzmir (genelde Ege bölgesi), Hatay, Van, vb. gibi çok dağınık yerlerde bir arada olmak üzere, dağınık aileler bazında Türkiye’nin büyük bir bölümünde halen konuşulmaktadır.
 

Helence, elbette ki diğer dillerde de olduğu gibi; konuşulduğu bölgenin farklı unsurlarıyla iletişim ve etkileşim boyutuna göre farklı morfoloji kazanmıştır. Bazı bölgelerde değişim ve gelişim daha fazla iken, bazı yerlerde ise orjinaline daha yakın kalabilmiştir.


Orijinaline en yakın olanı Karadeniz Rumcası

Helencenin diyalektlerinden orijinaline (antik çağlarda konuşulan biçimine) en yakın olan Karadeniz Rumcası denilen dildir. Bu dilde var olan bazı antik özellikler, Helencenin diğer bütün versiyonlarında kaybolmuştur. Bu dili konuşanlar, kendi içlerinde bu dili adlandırmak için Romeika, Romeyika veya Romayika gibi formatlar kullanmaktadırlar. Bu formata, Yunanistan’da Pontiaka (Pontos Rumcası) adı verilmektedir.
 

Karadeniz Rumcası ise, yoğun olarak Trabzon iline bağlı Çaykara, Dernekpazarı, Maçka, Of, Sürmene, Tonya gibi ilçelerin bazı köyleri ile merkeze bağlı bazı mahallelerde ve Bayburt iline bağlı bir iki köyde konuşulmaktadır. Daha sonra gerçekleşen veya devlet tarafından gerçekleştirilen göçlerle birlikte, İstanbul’un bazı ilçelerinde (Güngören, Sultanbeyli, vb.), Bursa’ya bağlı İnegöl, İzmir’in Buca ilçesine bağlı Gediz mahallesi, Sakarya’ya bağlı Akyazı, Balıkesir’e bağlı Burhaniye, Van’a bağlı Özalp, Hatay’a bağlı Kırıkhan, Erzincan, Gökçeada, Bozcada, Davlos/Magosa/Kıbrıs vb. gibi yerlerde de halen konuşulmaktadır.
 

Bu dil, gerçekleşen göçler, gelişen görsel ve iletişim teknolojisi ve devletin tekçi zihniyetine dayalı politikalarından dolayı her geçen gün erimekte ve kaybolmaktadır. Önlem alınmazsa, iki üç nesil sonra bu dilin izine rastlamak mucize olacaktır!

 

Yazan: Vahit Tursun
 

 

 

 


[1] Herodot (Herodotes) – Remzi Kitabevi

[2] Anabasis -onbinlerin Dönüşü – Ksenofon - Sosyal Yayınları / Dünya Klasikleri / Kültür Dizisi

[3] Homeros – İlyada – Can Yayınları / Dünya Klasikleri Dizisi

[4] Kritovulos Tarihi - Heyamola Yayınları

[5] Bizans'ın Son Yüzyılları - 1261-1453 - Donald M. Nicol – Tarih Vakfı Yurt Yayınları

[6] Kiryakos Simopulos - İ Leylasia Ke İ Katastrofi Ton Elinikon Arkheotiton – Stakhy yayınları 3. baskı 1999