1992 yılının ilkbaharıydı. Nüfusunun önemli bir kısmını Karadeniz kökenlilerin oluşturduğu Atina’nın Kalithea semtinden, kentin kuzey doğusunda ve kente yaklaşık 40km uzaklıkta bulunan Nea Makri semtine taşınmıştım. Burası deniz sahilinde ve gelişmekte olan bir yerdi.

 

Burada daha kolay iş bulabileceğimi düşünmüştüm. Makri, bizim Muğla / Fethiye’nin eski ismi. Mübadele sonucunda Fethiye’den tehcir edilenler, buraya yerleştirilmişti. Burası eskiden sazlık, aynı zamanda da sivrisinek yatağıydı. Buna rağmen, yerleşmek zorunda kaldıkları bu yere isim olarak; “Yeni Makri” anlamına gelen “Nea Makri” koymuşlar. Yani burası; bağlarını, bahçelerini, evlerini terk edip gelmek zorunda kaldıkları ‘Yeni Fethiye’leri olmuştu. Nea Makri aynı zamanda, ünlü Maraton koşularının başladığı yer olan ‘Marathona’ semtine komşu bir semt. Burası deniz kenarında, yarım ay şeklinde ve kilometrelerce sahili bulunan bir yer. M.Ö 500 yılında, Pers İmparatorluğu hâkimiyetinde bulunan Anadolu’da, bazı Helen kentleri Perslere karşı isyan başlatmış, Atinalılar da bu kentlere yardım etmişti. Bunu öğrenen Persler, Atinalılardan intikam almak istemişler. Bu nedenle, M.Ö 490 yılında, Anadolu’dan önlerine katabildikleri kitlelerle birlikte, yaklaşık 48.000 kişilik ordu oluşturmuş, deniz yoluyla da buraya gelmişlerdi. Marathona’dan giriş yapıp, Atina’yı kuşatmayı hedeflemişlerdi. Ancak Atinalılar, Spartalıların da yardımıyla, burada Persleri büyük bir yenilgiye uğratmışlardı. 192 Atinalı ve az sayıda tanınmayan asker kaybına karşın Pers ordusunu, 6.400 kayıpla buradan geri püskürtmüşlerdi. Atinalılara zaferin haberini ulaştırmak amacıyla, buradan yola koyulan genç asker Fidipidis, 42195 metrelik bir mesafeyi hiç durmadan koşmuş, haykırdığı Atinalılara; “Zaferi kazandık” der demez bayılıp düşmüş, düştüğü yerde de son nefesini vermişti.

 

Nea Makri’de ilk günüm, eşyalarımı yerleştirmekle geçti. Ertesi gün iş aramak zorunda kalacağım bu yerde hiç kimseyi tanımıyordum. Rastgele iş arayacak, yeni bir çevre edinmeye çalışacaktım. Bu nedenle, evi düzenleme işi bittikten sonra, koltuğuma geçip oturmuş, ertesi gün nasıl iş aramaya başlayacağımı düşünmeye koyulmuştum. Tam o sırada, telefon sehpasının altında bir lokal telefon rehberi gözüme ilişti. Alıp karıştırmaya başladım. “İş bulmada bana yardımcı olabilecek Karadeniz kökenli birilerini bulabilirim” diye düşündüm. Çünkü Karadeniz kökenliler, Yunanistan’ın her yerine dağılmıştı. Her kentte ve her semtte bulunabilmeleri mümkündü. Karadeniz kökenlilerin ezici çoğunluğunun soyadı, ‘-idis’ sonekiyle biter. Bu nedenle kendilerini belli ederler.

 

Bir hemşeri buldum
Rehberi karıştırırken, inşaat taşeronu olduğu not edilmiş ‘Tasos Muratidis’ adında birine rastladım. İçimden; “Bu adam Karadeniz kökenli olmalı. Üstelik adam inşaatçı, bana yardımcı olabilir.” diye düşündüm ve hemen aradım. Telefonun ucunda gür sesli adam; “Buyurun” dedi. Karadenizli olduğumu, Nea Makri’ye yeni geldiğimi söyleyerek, iş bulma konusunda bana yardımcı olup olamayacağını sordum. Soruma cevap vermeden; “Telefonumu kimden aldın ve Karadeniz kökenli olduğumu nereden öğrendin” diye sordu. “Telefonunuzu rehberden buldum. Karadeniz kökenli olduğunuzu da soyadınızdan anladım” deyince;  “Açıkgöz birine benziyorsun. Yarın sabah buluşalım” deyip bir kahvehanenin adresini verdi. Çok sevinmiştim. Sevincimden o gece yarım yamalak uyuyabildim.

Ertesi gün erkenden kalkıp sözleştiğimiz kahvehaneye gittim. Kahveciye Tasos Muratidis’i sordum. O da bana onun oturduğu masayı tarif etti. Tasos 50 - 55 yaşlarında, oldukça dinç bir adamdı. Masasında yalnızdı. Beni bekliyordu. Yanına gittim, merhabalaştık. “Buralara hoş geldin” dedi, “Hoş bulduk” dedim. Sonra kahveciye dönerek; “Bak delikanlı ne içiyor” diye seslendi. Yerlerimize oturduk. Kısa tanışma faslından sonra sohbete daldık.

 

 

Bir köy bile edinemediler

Tasos Amca ile aramızda geçen sohbet ailesinin nasıl Karadeniz’den sürüldüğü ve buralara nasıl geldikleri üzerineydi. Ailesi önce Karadeniz’den Kars’a göçmek zorunda kalmış, sonra oradan da sürgüne tabi tutulmuş. Yunanistan’a geldiklerinde, eski bir Türk evine yerleştirilmişler. Ancak onlar, Karadeniz’deki köylerine benzer bir yer aramış ama bulamamışlar. Bu nedenle oradan oraya göçmüş, yollar üzerinde sürünmüşler. Kendilerine bir köy dahi edinememişler. Tasos Amca Yunanistan’da doğmuş büyümüş. Sonra gencecik yaşında, Almanya’ya işçi olarak gitmiş. Geçmişini anlatırken, babası için şunları söylüyordu; “Babam Türkçe konuşabiliyordu. Bu nedenle, Türkiye’ye gitmeyi ve orada doğup büyüdüğü köyünü ziyaret etmeyi çok istiyordu. Fakat o zamanlar, henüz ortam uygun değildi. Almanya’dan izine her geldiğimde, özlemini hafifletir düşüncesiyle, kendisine orada yayınlanan Türkçe plaklardan getirirdim. Dinlerken ağlardı. Bazen getirdiğime de pişman olurdum.”.

 

Kemençenin sesi

Tasos Amca, ailesinin geçmişini anlattıktan sonra, biraz durakladı. Sonra Almanya’dan kalan bir anısını anlatmak için; “Ey gidi Vahit… dün gece bana telefon açtığında, bir arkadaşımı hatırladım. Gözlerim doldu. Adı Mustafa’ydı ve sanırım sizin oralardandı. Almanya’da yıllarca beraberdik. Sonra ben döndüm. Bir daha da görüşemedik.” diyerek başladı. Tasos’un gözleri yine dolmuştu ama kafasını öne eğerek fark ettirmemeye çalışıyordu. Sonra Mustafa ile ilk tanışmasını anlatmaya koyuldu. “Altmışlı yıllardı, Almanya’da çalışıyorduk. Mustafa da bizim firmanın yanında iş yapan başka bir firmada işçiydi. Bizim firmada epey Karadeniz kökenli çalışıyordu. Aramızda bir de kemençecimiz vardı. Ara sıra bir araya gelir, kemençe eşliğinde eğlenirdik. Mustafa’nın çalıştığı firmada hemşerisi yoktu. Yalnızdı. Bir gün, bizimkilerle yine bir araya geldik ve Mustafa’nın çalıştığı firmanın yakınında bulunan işçi koğuşunun avlusunda eğlenmeye başladık. Uzun zamandır yalnızlık çeken Mustafa, kemençenin sesini duyunca çılgına döndü. İşi gücü bırakıp kemençenin sesi üzerine koşmaya başladı. O zamanlar Almanya’da işçiler bugünkü gibi serbest değillerdi. Çalıştığımız firmaların etrafı da tel örgülerle çevriliydi. Her isteyen istediği firmaya izin almadan girip çıkamazdı. Kemençenin sesi üzerine koşan Mustafa, bir süre sonra kemençenin sesinin bizim firmamızdan geldiğini anlayınca, izin isteyip firmasından dışarı çıktı ve bizim firmanın tel örgüsüne kadar geldi. Girişin nerede olduğunu bilmiyordu. Deliler gibi tel örgüye tutunarak, tel örgüyü sallamaya ve bir yandan da bağırmaya başladı. Onu fark edenlere de, el işaretleriyle içeriye girmek istediğini anlatmaya çalıştı. Sonra tarif üzerine girişi buldu ve içeri girmek için izin istedi. Gerekli izni aldıktan sonra, tekrar kemençenin sesi üzerine koşmaya başladı. Firmamızın iş alanı koca bir yerdi. Eğer kemençe susarsa, bizi bulamayacağını düşünüyordu. Bu nedenle, deliler gibi acele ediyordu. Kan ter içinde kalan Mustafa, nihayet bizi bulabildi. Geldiğinde, kemençecimiz de parçasını bitirmek üzereydi. Bitirir bitirmez, daha nereli olduğunu sormadan, tanışmak için tek söz etmeden, kemençeciye sarıldı. Kemençeci, tanımadığı bu adamın ilgisi karşısında şok oldu. Kendisine Yunanca; ‘Hemşerim seni tanıyamadım. Kimsin?’ deyince, Mustafa da bir an duraksadı. Sonra Türkçe bir şeyler söyledi. Anlayamadık tabi. Mustafa bu defa Rumca konuşmaya başladı. “Nerelisiniz?” diye sordu. “Yunanlı…” dedik. Mustafa da şok oldu. Sonra Karadeniz Rumcasını kullanarak, birbirimizi tanımaya başladık. Zaten üç beş kelime dışında Almanca da bilmiyorduk. İşte Mustafa ile böyle tanıştık ve uzun yıllar arkadaşlık ettik”.

 

Tasos Amca hikâyesini bitirmişti. Kemençenin sesine ulaşmada, Mustafa’nın yaşadığı süreci, kendisi anlatmıştı ona. Sonra içinden bir ah çekerek; “Ey gidi Vahit… Mustafa belki de memleketine, köyüne geri dönmüştür. Ben ise hâlâ buralarda, bu yabancı yerlerde gurbetteyim. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi dahi bilmiyoruz. Buralarda kaybolup gidiyoruz işte...” diye yakındı. Sonra birden ayağa kalktı. “Haydi, işe çıkıyoruz.” diyerek, nostalji ve hüzün dolu sohbetimize son verdi. 

 

Tasos amca vefat etti

Yıllar sonra Tasos Amca vefat etti. “Yabancı yer” dediği yerde defnedildi. Çocukları burada yaşıyor. Onlar ve çocukları artık Nea Makrili. Bende ailemle o günden bugüne, halâ burada yaşıyorum. Benim için burası halâ bir gurbet, halâ yabancı. Ne var ki; benim de çocuklarım artık buralı, Nea Makrili. İçimdeki memleketim, beynimdeki Pontos yüzünden çocuklarım bana yabancı, ben de onlara yabancıyım.

 

Vahit Tursun