Güneş henüz doğmamış, ortalık aydınlanmamıştı. Günün çok sıcak geçeceği, daha şimdiden belli oluyordu. Fadime her sabah olduğu gibi; bu sabah da erkenden kalktı, sığırların otunu suyunu verdi. Ot toplamaya gideceği arkadaşlarını bekleyene kadar, peykenin üzerine yattı, başını bir mindere yasladı.

Kaç gündür işten güçten, bir türlü zaman bulup rahat bir nefes alamamıştı. Bu yüzden olmalı, vücudunda hiç dinmeyen bir yorgunluk birikmişti. Günlerce yatsa uyusa, daha da uyumak isterdi. Bir iki dakika geçmemişti ki, göz kapakları kapanıverdi.

Tam da derin bir uykuya dalacaktı ki, kapı vuruldu. Uyku sarhoşluğu ile ama sanki bir depremle uyanır gibi oldu. Kalktı kapıya doğru yürüdü, açtı. Gelen Emineydi. Birkaç kafadar arkadaş ile beraber, kilometrelerce uzakta, engebeli ormanın içinde ot toplamaya gidecekler.

O sene havalar güzel geçmişti. Köylüler çayırlarını kestikten sonra, meradaki otları da kesip toplamışlardı. Yine de yeteri kadar otları olmadı, merek bile dolmamıştı[1]. Şimdi daha uzaklara ve ulaşımı zor yerlere ot aramaya gidecekler. Fadime hemen yük ipini, panoforunu[2] orağını ve dapanasını[3] aldı, kara lastiklerini giydi, arkadaşının peşinden yürüdü. Diğer arkadaşları da az ileride onları bekliyordu. Hep birlikte yola koyuldular.

Yol boyunca sohbet ederek, bazen güle oynaya, bazen de şakalaşarak, hedefledikleri bayırın karşısına vardılar. Yoldan aşağı indiler, birbirlerine tutunarak, diz boyu yüksekliğinde ama suyu deli dolu akan dereden karşıya geçtiler. Bundan sonra sıra, bir tür akrobasi yaparak zor yerlerde bulunan otları kesip toplamaya geldi. Çok dik ve engebeli arazide, çam ağaçları ve çalılıkların arasından, tırmanarak işe giriştiler. Bazen ayaklarının altından kayan kayalar yuvarlanarak hoplaya zıplaya dereye kadar iniyordu. Yarım saat kadar yokuş yukarı doğru tırmandılar. Sonra ot bulmak, toplamak için etrafa dağıldılar.

Öğlen saati oldu. Ormanın sığlığından dolayı, kimse birbirini göremiyordu. Emine kadın yemek vaktinin geldiğini haykırarak bildirdi. Önceden belirleyip, dapanalarını bıraktıkları küçük bir düzlükte toplandılar. Yine keyifli bir muhabbet eşliğinde, yemeklerini yiyip tekrar iş için dağıldılar.

İkindi üzeriydi, herkes otunu kesmiş, bağlamış, yükünü hazırlamıştı. Yine uzaktan uzağa haykırarak, haberleştiler.

Herkes bir araya toplandı ve ağır adımlarla yola dizildiler. Yukarıya doğru tırmanmak kolay ama yük sırtında olduğu halde aşağıya doğru inmek o kadar kolay değildi. Bu yüzden, dimdik yamaçlardan aşağı yuvarlanmamak için attıkları her adımı kontrol etmeleri gerekiyordu.



Bir ara, tehlikeli bir noktadan, yüzlerce metre yükseklikteki kaya kütlesinden oluşan uçurumun başında bulunan bir geçitten geçiyorlardı. Burası çok dar ve çok eğimli, sağında solunda tutunacak çalısı dahi bulunmayan, daha önce geçenlerin ayak izleriyle oluşmuş oval oyuklara sahip, yarı patika bir yoldu. Buradan geçecek olan, mevcut oyuk ayak izlerine basmalıydı. Aksi takdirde, kayıp uçurumdan aşağı düşebilirdi. Bütün arkadaşları sırasıyla ve arka arkaya buradan geçerlerken, Fadime acı bir ah çekerek, “şu eskilerimiz de ne insanlarmış, nereden bulup bu kahrolası yerlere yerleşmişler, mahvoluyoruz buralarda” diye içinden yakınmaya ve söylenmeye başladı. Hava çok sıcak ve nemliydi. Sırtında ağır bir ot yükü vardı, soluk soluğaydı. Terler sadece alnından değil, bütün vücudunun gözeneklerinden fışkırırcasına akıyordu. Tam söylenmeye devam edecekti ki, birden ayağı hafifçe kaydı. Düşer gibi oldu. O an korkudan, ölüp ölüp dirildi sanki. Kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Arkasından gelen arkadaşı Emine olup biteni fak etmiş, yükünden tutup dengesini sağlamasına yardımcı olmuştu. İkisi de, sanki anlık bir deprem yaşadı ama sonra hiçbir şey olmamış gibi yola devam ettiler. Oysa ikisi de o anda yardan aşağı uçabilirdi. Geçen sene yine burada, ayağı tökezlenip uçuruma yuvarlanan Ayşe teyzesi, paramparça olmuş, aşağıdaki derenin kenarında acılar içinde can vermişti. Kim bilir kaç kişinin daha hayatına son vermişti bu geçit. Neyse ki bu zor geçitten bu defa da sağ salim kurtulmuşlardı.



Fadime eve döndüğünde, kapının önünde annesine rastladı. Annesi ona;
“haydi yükünü mereğe indir de gel, sonra da suyu ısıt ve güzelce bir yıkan, bu akşam seni istemeye gelecekler!” dedi. Fadime bir anlık şoke oldu. Azcık duraksadı. İçinden kendi kendine; “Kim bu böyle apar topar istemeye gelenler?” diye sordu. Sonra yürüdü ve yükünü bırakmaya gitti.

Evin yan odasında, peykenin altında üzeri tahta ile kapatılmış banyoyu hazırladı. Güğümde ısıttığı suyla yıkandı. Sonra da heyecan ve endişe içinde beklemeye koyuldu. O kadar utanıyordu ki, annesine bile kendisini kimin istemeye geleceğini gidip soramadı.

Teyzesi Hatice, odanın kapısını tıklayınca yüreği ağzına geldi. Kapı açıldı, teyzesini görünce biraz rahatladı. Yan yana oturdular. Detaylı haberi teyzesi verdi; onu istemeye gelecek olan delikanlı, İstanbul’da bir fabrikada çalışıyormuş. Orada yaşayan eski bir köylülerinin oğlu olduğunu söyledi. Ailenin iyi insanlardan oluştuğunu, kayınpederinin öldüğünü, sadece kayınvalidesiyle yaşayacağını ekledi. Ayrıca, köyden çıkıp rahat etmesi için, bu gelen teklifi mutlaka kabul etmesi gerektiği konusunda tavsiyede bulundu.

Ve nihayet, apar topar bir düğünle Fadime, Mustafa ile evlendirildi. Düğünün ertesi günü, İstanbul’a doğru yola çıkmak için, köyün meydanında toplandılar. Fadime’nin bütün arkadaşları, yakın komşu ve bazı akrabaları, onu uğurlamaya geldi. Araba hareket etmeden önce birbirlerine doyasıya sarıldılar, koklaştılar, öpüştüler. Ağlayanlar bile oldu ama orada bulunan bekâr kızlar “Darısı başımıza” demekten kendilerini alamadılar.

Vakit geldi ve araba hareket etti. Araba toprak yolda ilerlerlerken, Fadime henüz tanımadığı kayınvalidesinin yanında, pencere tarafında oturmuş, bir o yana bir bu yana salınırken, hayatında ilk kez göreceği İstanbul’u ve orada geçireceği rahat hayatı hayal etmeye başladı.

Televizyondan seyrettiği gibi bir hayatı tasarlıyordu aslında. Rahat ve temiz bir dairede oturmak, farklı insanlarla tanışmak, yeni arkadaşlar edinmek, kocasıyla birlikte güzel yerleri ziyaret etmek, alışveriş yapmak, sahilde el ele gezinmek, belki de denizde yüzmek gibi şeyleri hayal ediyordu.

 

 

Nihayet Trabzon şehirlerarası otobüs terminaline ulaştılar. Yolculuk biletlerini aldılar ve saati geldiğinde otobüsteki yerlerini aldılar. Hayatında ilk kez bu kadar büyük bir arabaya biniyordu ve ilk kez bu kadar uzak bir diyara yolculuk yapacaktı.

 

Neredeyse yirmi saatlik bir yolculuktan sonra, İstanbul’a ulaştılar. Buralar Trabzon’a hiç benzemiyordu. Yüksek evler, kente ayrı bir hava katıyordu. Bu kadar çok arabayı ilk kez bir arada görüyordu. Kimi o tarafa kimileri de bu tarafa gidiyordu. Bu nedenle canı sıkılmadı, mahşeri kalabalığı meraklı gözlerle izledi. Televizyondan birkaç kez izlediği boğaz köprüsünün akıl almaz bir duruşu vardı. Araba ile köprü üzerinden geçerken oldukça heyecanlanmıştı. Aşağıda deniz vardı ve yüreği ağzına geldi. Köydeki uçurumlardan defalarca geçmişti ama burası çok başkaydı. Neyse ki gözlerini denizden alıp boğazın karşı taraflarına çevirdi. Köyünün ormanları kadar gür olmasa da manzara güzeldi. Artık kendisini şanslı hissetmeye başladı ve belki bir gün bu gördüklerini köydeki arkadaşlarına anlatacağını düşündü.

Yolculuk bitti ve nihayet yaşayacağı apartmanın kapısına dayandılar. Fadime, meraklı gözlerle, artık bundan sonra yaşayacağı çevreyi süzmeye başladı. Burasının Trabzon’un bazı semtlerinden pek de farklı olmadığını düşündü. Kocası Mustafa, bavulları tek tek içeriye taşıdı. O bavulları taşıyana kadar, gelin kaynana öylece beklediler.
 

Artık Kocası ve kocasının annesi ile beraber yaşayacağı yeni evindeydi. İlk günlerde zamanı iyi geçiyordu. Yeni evinin köşe bucağını keşfetmek, ara sıra kayınvalidesiyle markete veya pazara giderken mahalleyi ve sokaklarını tanımak, eve gelen misafirlerle tanışmak, kendisine bir heyecan veriyordu. Günler aylar hızla geçmeye başlayınca, Fadime kendi gerçek durumunun farkına varmaya başladı. Ev içindeki işlerden öte herhangi bir görevi yoktu. Çok geçmeden, bir hizmetçi gibi hissetmeye başladı kendisini. Oysa köy böylemiydi. Güzel ve eğlenceli sohbetler eşliğinde arkadaşlarıyla çalışıyor, yoruluyor ve hayatın tadını çıkarıyordu. Burada sürekli hale gelen bu monoton hayattan bıkmaya başladı. Günler geçmek bilmiyor, kendisini kapana sıkışmış gibi hissediyordu. Aslında özgürlüğünü, köyde yaşadığı çılgın ve zorlu hayatı özlüyordu. Ne var ki, bu yolun dönüşü yoktu ve böyle düşündükçe de kahroluyordu.
Evine gelen misafirler, çoğunlukla kayınvalidesinin arkadaşlarıydı. Bu yüzden, henüz bir yaşıtıyla, kafa dengi birisiyle tanışıp arkadaşlık kuramamıştı.

 

Evlendiğinden bir yıl kadar sonra kayınvalidesi vefat etti. Bu kez hayatı yeniden allak bullak oldu. O her ne kadar hem yaşlı hem kayınvalidesi idiyse de, bu koca şehirde en iyi ve en yakın arkadaşıydı. Bu nedenle, Fadime kayınvalidesinin ölümüne çok üzüldü. Ama bir taraftan, bundan sonra hem daha rahat hareket edeceği, hem de bu cenaze sebebiyle köyüne dönüp arkadaşlarıyla buluşabileceğini düşünerek seviniyordu. Kayınvalidesinin cenazesi, defnedilmek üzere köye götürüldü. Böylece Fadime, epey zamandır çok özlediği köyüne kavuştu, arkadaşlarıyla buluştu. Tabi ki bu durum fazla uzun sürmedi. Birkaç gün sonra, kocası Mustafa’yla birlikte geriye İstanbul’a döndüler. Mustafa hemen yeni bir ev aramaya koyuldu. Çünkü evleri geniş ve kirası da pahalıydı. Artık annesine, babasından kalan maaş da evin girdisinden eksilmişti. Tek başına bu kadar kiranın üstesinden gelemezdi.


Nihayet mahallenin birinde, bir oda bir salondan ibaret bir daire kiralayıp yerleştiler. Bu mahallede hiç tanıdıkları yoktu. Zaten apartmandaki komşulardan, “hoş geldiniz” demeye dahi kimse gelmedi. Günler geçtikçe, Fadime kendisini yalnız hissetmeye başladı. Bazen inanılmaz bir özlem ile kendisini bir boşlukta hissediyor, evin içinde bir o yana bir bu yana dolaşıp duruyordu. Hayat, bir evin içine hapsedilmiş halde geçmemeliydi. Yaşamak, yiyip içip nefes almaktan ibaret olmamalıydı. Köyden çıktığına pişmanlık duymaya başladı. O patika yollarda yürümek, ot kesmek, yük taşımak, hatta o uçurumlardan geçmek meğerki ne keyifli ne de güzel anılardı. Şimdi köye dönüp aynı hayatı tekrar yaşayabilmek için neler vermezdi ki…

Bir gün yine garip bir özlem, beyin hücrelerini kemirmeye başladı. Ne yapacağını bilemiyordu. Bir ara balkona çıktı, sokaktan gelip geçen insanlara baktı, “tesadüf bu ya, belki bir tanıdık biri çıkar” diye boşuna seyretti. İlk defa bu kadar kalabalık insan arasında kendisini yapayalnızlığın ortasında hissetti. İçeri girdi, kendini yatağının üzerine attı. Arkadaşlarını hayal etmeye başladı. Yavaş yavaş duygu seline kapılarak, gözleri nemlendi ve ağlamaya başladı. Çektiği hasretin etkisiyle hıçkırıklara boğuldu. Rahat eder diye geldiği bu yerde, daha önce hiç yaşamadığı mutsuzluk, kapısını çalmaya başladı. Köyde Rumca konuşulurdu. Komşuları çocukluk arkadaşları, kendini seven yakınları, büyük ve küçükleri vardı ve onlarla olmanın verdiği hazzı düşündü. Köyü ve yaylalarını, ormanlarını hatırladı; dolaşıp keşfedeceği koskoca bir orman, altında gölgeleneceği, yemek yiyeceği ağaçları, hayran kalacağı rengârenk çiçekleri, dinleyeceği kuş cıvıltıları vardı. Oysa şimdi burada bunlardan hiçbiri yoktu.



Geçen günleri ayları hep aynı duygularla yaşadı. Nice zaman sonra, bazı tanıdıklar edindi. Ama hiçbiri, köydeki arkadaşlarının sıcaklığını vermiyordu. En basitinden; ördüğü bir kaneviçenin desenlerini dahi yeni arkadaşlarıyla doğru dürüst yorumlayamıyor, paylaşımın hazzına varamıyordu. Hiçbir işi veya başarısı, köyde olduğu gibi gönlünü okşamıyordu. Üstelik, her şeyi olsa bile, anadilinin farklılığı ve Türkçesinin zayıflığı yüzünden, hep bir eziklik duyuyordu. Bu yüzden, “başkaları ne der” endişesi ile anadilinin Rumca olduğunu saklamak zorunda kalıyordu.
 

Günler ayları, aylar yılları kovaladı, bir gün geldi, Fadime’nin bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Adını Ali koydular. Fadime artık, kendisine iyi bir meşgale bulmuştu. Bu bebekle birlikte, yalnızlığı azalmıştı. Artık bundan böyle, çocuğuyla ilgilenecek, onunla zaman geçirecek, onu büyütecekti.

 

Ali ile zaman çok çabuk geçti, çocuk büyüdü, anaokuluna başladı, okullu oldu. Annesi hep onunla ilgilendi, okula hazırladı, taşıdı, gidip aldı, dersleriyle uğraştı. Yavrusu ile birlikte, köyüne olan hasreti de azaldı. Zaman içinde, köydeki arkadaşlarını da artık eskisi gibi sıkça hatırlamaz oldu. Bu arada Ali, her ne kadar mahallenin diğer çocuklarıyla büyümüş olsa da, sokağın Türkçe hakimiyetine karşı, ev içinde anne ve babasının Rumca konuşması ile iki arada bir derede kaldı. Arkadaşlarıyla Türkçe konuşan Ali, bu dile daha fazla aşina oldu ve daha çok Türkçeyi konuşmaya başladı. Anne ve babasıyla ise arada bir Rumca konuşurdu. Babası onu, bir konuda uyardı; köyden gelen bir misafir olduğunda Rumca konuşacak ama dışarıda konuşurken fark eden olur da soran olursa, Lazca konuştuğunu söyleyecekti.

Günün birinde Fadime, oğlunun arkadaşı Hasanın annesi, Zeynep Hanımla tanıştı ve onu evine davet etti. Zeynep Hanım da bu zarif daveti kabul etti ama bir iki arkadaşını da beraberinde getirmek istedi. Hatta gelecek olanlardan birisinin Karadenizli olduğunu da ekledi. Fadime bu teklifi sevinçle karşıladı. Belki de gelecek olan Karadenizli kadın Rumca konuşan köylerden olabilir diye düşündü.
 

Ziyaret günü gelmeden, hummalı bir hazırlığa girişti. En güzel yemeklerinden pişirdi, tatlılar hazırladı. Her şey mükemmel olsun istedi.  

Bir Cuma günü kuşluk vakti, misafirler geldi. Fadime’nin alt katında oturan ve yıllardır tanıdığı komşusu Elif Hanım da, kısa süreliğine bir uğradı. Fakat kalabalığı görünce, o da muhabbete katıldı. İlk kez, böyle bir kalabalığı evinde gören ev sahibi hafif ama tatlı bir heyecan içindeydi.

Zeynep Hanımın arkadaşlarından Yeliz Malatyalıydı. Diğer arkadaşı Hayriye Hanım ise Rize/Ardeşen’liydi. Kısa bir tanışma faslından sonra, sohbet muhabbet devam etti. Fadime Türkçesindeki zayıflığı hatırladı, “mümkün mertebe az konuş” dedi kendi kendine. Yine de söz sırası kendisine geldiğinde, tedirginlik duymaktan kurtulamıyordu. Ama bu konuşma özürlülüğü fark edilirse, her zaman olduğu gibi suçu yine anadilinin Lazca olmasına yükleyecekti. Bir ara mutfağa gittiği sırada, komşusu elif Hanım diğerlerine açıklama yapmak gereği duydu. Misafirlere;

“Fadime çok iyi bir komşu ama Laz olduğu için Türkçeyi gereği gibi rahat konuşamıyor” dedi. Bunu duyan ve gerçekten Laz olan Hayriye Hanım bu işe pek memnun kaldı.

Fadime ortama dönünce;

“Kız Fadime, Lazca biliyorsun demek, ah ne güzel, ben de biliyorum” diyerek, tam Lazca bir şeyler söylemeye başlıyordu ki, o sırada, dışarıda arkadaşlarıyla oynayan Ali evin kapısını çaldı. Annesi gidip kapıyı açtı. Ali içeri dalar dalmaz, nefes nefese kalmış haliyle bağırarak, annesine Rumca bir şeyler sormaya başladı. Fadime başından vurulmuşa döndü. Bir kargaşa içerisinde, hızla oğluna döndü, onun sesini bastırırcasına ona bağırdı. Sonra da kolundan tutup dışarıya göndermeye çalıştı. Annesinin bu tepkisini anlayamayan Çocuk, ağlayarak ve yine Rumca söylenerek kapıyı açtı ve çıktı gitti. Fadime çok kötü oldu, rengi kaçtı, bütün vücudu kan ter içinde kaldı.

Hayriye Hanım, duyduğu bu yabancı dili merak etti. Lazca ile benzer tarafı yoktu. Fadime’ye;

“Bu konuştuğunuz dil neydi?” diye sordu. Fadime gözlerini kaçırmak için, sofra üzerindeki tabaklarla uğraşmaya başladı.

“Ne bileyim ben, eskilerimiz bize Lazcadır derlerdi bizde öyle bildik” diye cevapladı.

Hayriye Hanım;

“Kız bu sizin konuştuğunuz Lazca değil” dedi. Sonra “Sizin oralarda Rumca konuşulduğunu duymuştum, yoksa bu konuştuğunuz Rumca mı?” diye de sordu.

Hayriye Hanım, tahmin ettiği doğru cevabı almak için epey diretti.
Fadime’nin karşı koyma direnci iyice zayıfladı. Artık ne olursa olsun, itiraf etmesi gerektiğini düşündü;
“Evet, olabilir, yani haklı olabilirsin galiba…” dedi.
Artık ortamın muhabbet konusu değişti Rumca üzerine konuşulmaya başlandı.  Yeliz Hanım söze girdi ve Fadime’ye;
“Kız niye saklıyorsun dilini, ben bilmem ama benim büyüklerim de Ermenice konuşurdu. Keşke ben de bilseydim” dedi ama aslında Fadime’yi rahatlatmayı amaç edindi.

O arada Elif Hanım alaycı bir tavırla;
“Ayol ne bu böyle, topunuzun kökeni bozuk” dedi ve bir yosma gibi kıkırdayarak kahkahayı bastı.

Fadime her ne kadar umduğu tepkiyle karşılaşmamış olsa da, hem kökeninin muhtemelen Rum olması hem de yalancı duruma düşmesi nedeniyle kahredici bir eziklik duydu.  Artık sohbetin tadı tuzu kalmadı, bir an önce yalnız kalmak istiyordu.

Bu kalabalık kent insanları arasına geldiği günden bu yana uzun zaman geçti. Bir türlü onlara alışamadı. Hiç kimseye doğru dürüst ısınamadı. Candan bir arkadaş edinemedi.

Karşılaşıp tanışabildikleri ile de mesafeli durmak zorunda kaldı. Utanılası bir durummuş gibi, anadili yüzünden hep saklanma veya yalan konuşma gereği hissetti. Daha kırkına varmadı ama çocukluk arkadaşlarının çoğunu unuttu. Bazı bayramlarda köye gittiğinde, üç beş arkadaşıyla zor karşılaşıyor. Çokları köyden ya göç etmiş veya sağa sola gelin gitmişler. Muhtemelen onlar da onu unutmuşlardı. Bu koca şehirde Fadime doğru dürüst gezmeyi, gönlünce eğlenmeyi, birileriyle şakalaşmayı dahi yaşayamadı. Bütün hayatı, bir delikten öteki deliğe girip çıkmakla geçti. Bütün yol güzergâhı; ev, market, bir ara anaokulu ve ilkokul arasındaydı. Bütün üretimi ve meşguliyeti; evde yemek yapmak, temizlik işleriyle uğraşmak ve çocuğunu büyütmek oldu. Geri kalan boş zaman ise, oturup TV kanallarında zaping yapmak ve dizi seyretmekten ibaretti.

 

Elbette hayat denen şey bu değil. Fadime artık bunu biliyor. Ancak ekonomik yetersizlik ve muhafazakâr bir çevrede yaşamak, bu monoton hayatın ötesinde bir hayat tarzına izin vermiyor.

Hayatın ıskaladığı diğer milyonlar gibi, Fadime de bu dünyada hayatını yaşayamadan göçüp gidecek. Bu kalabalık şehirde yetiştireceği neslin bir sonrakisi, muhtemelen kendisini unutacak. İki üç nesil sonra, unutulmak da ne söz, Fadime bu çileleri hiç çekmemiş, hatta bu dünyaya hiç gelmemiş, hiç yaşamamış gibi olacak.

 

Yazan: Vahit TURSUN

Tarih: 07.04.2014 Atina / Yunanistan
Bu hikâye, Mart 2015 yılında Nika Yayınları tarafından yayınlanan ''Yelilden Maviye'' adlı kolektif kitapta da yayınlandı.
İdefix'ten kitaba bak



[1] Merek; otların depo edildiği yapı.

[2] Panofor; yüklenilen yük ile sırt arasında kullanılan kalınca hırka.

[3] Dapana; kumanya, günlük yiyecek ve içeceklerinin tamamı.